Kategoriler

Adsense

Son Yazılar

Sitede Kaç Kişi Var?

web tracker

Ben geldim…

İskender Irmak

Kız istemeye gidince oğlan tarafı “Oğlumuzun içkisi kumarı yoktur.”diye başlar övgüye. İşin kötüsü kız tarafı da damat adayının kimliğini soruştururken “içkisi kumarı var mı?” diye başlar işe. Bu örnek, bizim hayata bakış açımızı anlatmaya yeter de artar bile. Tek taraflı yaşıyoruz ve bu alışkanlığımızdan vazgeçmeye de niyetimiz yok gibi görünüyor. İyi olmak, sadece kötü olandan uzak durmak mıdır? İyilik sadece düşene yardım etmek midir? Sizi bilmiyorum; ama bence kesinlikle hayır! İyilik, kötülükten uzak durmayı gerektirdiği gibi, kötülüğü kurutmak için çaba harcamayı da gerektirir. İyi olmak, bir elimizle düşene el uzatırken, diğer elimizle mazlumu düşürenin yakasına yapışmaktır. Her geçen gün artan problemlerin kaynağında da bizim “iyi” ve “kötü” kavramlarını tam özümseyememiş olmamız yatıyor. “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” özdeyişini ciddi ciddi benimsemiş gibi görünüyoruz. Herhangi bir kötü olay karşısında kendilerini “iyi” olarak tanımlayanların tek çıkış noktası “ben yapmadım.”demek oluyor. Doğru! Kötülüğe bulaşmadık. Rüşvet almıyoruz. Hırsızlık yapmıyoruz! Zinâ etmiyoruz! Mazlumun toprağına göz dikmiyoruz! Başkalarının ülkelerine bombalar yağdırmıyoruz! Ama tüm bunları yapmıyor olmamız, dünyadaki savaşları durdurmaya, cinayetleri önlemeye, hırsızlığın önüne geçmeye, rüşveti kurutmaya yeter mi?

Ben “kötülerin” çok çalışkan olduklarına inanmıyorum. Ben “iyilerin” tembel olduğuna inanıyorum. Sokaklarımızın her geçen gün akla gelmeyecek kötülüklere şahit olduğu bir dönemde evlerimize kapanıp, perdelerimizi kapatmakla bu işten sıyrılamayız. Evlerimizde muhtaç olduğumuz kadar sokaklara da muhtacız. Vel hasılı vel kelâm bizim mevcut iyilik anlayışımız, bırakın dünyayı bizi bile kurtarmaya yetmez! Kötülükler karşısında “iyiler” o kadar duyarsız ki neredeyse, dünyayı bu hale “iyiler” getirdi demek geliyor içimden. Birileri ulaştıkları maddî doyumun açlığına teslim olup, küçücük çocukları bile şehvetlerine malzeme olarak seçerken, bizler “Allah’a şükür ben yapmıyorum, çocuklarımın böyle kötü şeylerde ayağı yok” diyerek sevinemeyiz. Daha doğrusu bu sevinmek için yeterli bir sebep değil. Bu yüreklere bir tas serin su serpebilir; ama yangını söndürmez. Oysa ciddiye alınması gereken mesele yangındır. Sular yükseliyor ve biz hâlâ yüzmeyi öğrenmek yerine ağaçlara tırmanmayı yeğliyoruz. Peki sular ağacın boyuna ulaşınca?… Orasını hayal etmek bile korkunç…

“Hangi seçimleri yaparsak doğru bir yaşama kavuşmuş oluruz? Nasıl yaşamalıyız ya da niye bu kötü olayları yaşıyoruz?”diye soruyorsak, ganimete aldanıp yerini terk eden okçular gibi, durmamız gereken yerde değiliz demektir. Dedik ya bu dünyada kötülüğün artmasının sebebi kötülerin çalışkanlığı, cesareti değil; iyilerin tembelliği ve cesaretsizliğidir. Mevlâna’ya uyup hep “gel” dedik. Bununla övünebiliriz; ama O’nun “gitme” deyişini de duymamız gerekmez miydi?

GİTME!
“Oraya gitme demedim mi sana, seni yalnız ben tanırım demedim mi?
Demedim mi bu yokluk yurdunda hayat çeşmesi ben’im?
Bir gün kızsan bana, alsan başını, yüz bin yıllık yere gitsen, dönüp kavuşacağın yer ben’im demedim mi?
Bir denizim demedim mi sana?
Sen bir balıksın demedim mi?
Demedim mi o kuru yerlere gitme sakın, senin duru denizin ben’im demedim mi?
Kuşlar gibi tuzağa gitme demedim mi?
Demedim mi senin uçmanı sağlayan ben’im, senin kolun kanadın ben’im demedim mi? Demedim mi yolunu vururlar senin.
Demedim mi soğuturlar seni.
Oysa senin ateşin ben’im, sıcaklığın ben’im demedim mi?
Türlü şeyler derler sana demedim mi?
Kötü huylar edinirsin demedim mi?
Ölmezlik kaynağını kaybedersin demedim mi?
Yani beni kaybedersin demedim mi?
Söyle! Bunları sana hep demedim mi?”
Mevlâna Celâleddîn Rûmî

Her insan hayatın bir cümlesidir ve her ölüm, bir cümlenin sonudur. Evet! Her ölüm bir cümlenin sonudur; ancak bu, “ölüm, her cümlenin noktasıdır” gibi bir yargıya ulaştırmaz bizi. Her cümlenin sonu olduğu doğrudur; ama her cümle bitecek diye bir kural yok.

Yaşadığımız her gün, bir önceki günümüzü anlatan bir arasöz. Günlerimiz, önceki günlerimizi açıklayan cümlelerden ibaret. Kendimizi parantez içinde yaşamaktan kurtaramıyoruz bir türlü; çünkü günlerimizin arasına virgül koymayı unuttuğumuz için kimse anlayamıyor yaşadıklarımızı. Hatta geriye dönüp kendi hayatımızı okumaya kalktığımız zaman, kendimiz bile çıkamıyoruz işin içinden. Her günümüzün sonuna belirsizliği ifade eden parantez içinde bir üç nokta koyuyoruz. Defterin son yaprağına doğru yaklaştığımızı fark edince de paniğe kapılıp olur olmaz yerde “noktalar” koymaya başlıyoruz. Zannediyoruz ki koyduğumuz “noktalar” bizi bu anlamsızlıktan kurtaracak. Oysa günlerimizin sonuna koyduğumuz her nokta, bizi biraz daha anlamsızlaştırıyor, çünkü ünlemle ya da soru işaretiyle bitmesi gereken cümlelerin sonuna da “nokta” koyuyoruz biz. İşte bunun için kimsenin duygularını kabartmıyor bizim yaşadıklarımız. Kimse bizim için acımızı fark etmiyor. Kimse bizim sevincimize ortak olmuyor. Kimse cevap vermiyor günlerimize; çünkü kimseye soru sormuyoruz biz.

Günlerimiz birbirine karışmış.
Ünlemsiz yaşıyoruz.
Sormayı bilmediğimiz için hayattan aldığımız hiçbir cevap yok.
Hayatımız anlatım bozukluklarıyla dolu bir cümle.

Evet!
Ölüm, her insan için nokta değildir. Kimileri hayatlarını “üç nokta” ile bitirir. İşte onlar, hayatı yalnız yaşamayanlardır. Onların acılarına ve sevinçlerine ortak olanlar vardır; çünkü onlar acı veya sevinçle yoğrulan günlerini ünlemlerle bitirirler. Çünkü onlar: “Niçin?” dedikleri zaman hayat onlara: “Sen topraktansın ve sen kendini var edemezsin.” diye cevap vermiştir. Çünkü onlar “Nasıl” diye sordukları zaman, hayat onlara: “Oku da gör!” demiştir. Çünkü onlar: “Nereye?” diye sorduklarında, hayat onlara: “Ayaklarını bastığın yere…” demiştir…. Çünkü onlar “Ne zaman” dediklerinde hayat onlara: “Her an!” demiştir.

Evet!
Ölüm, her cümlenin sonuna konan nokta değildir; çünkü ölüm, her cümlenin sonuna konan “üç nokta”dır.
Biz nokta koyma yanlışlığına düşsek de her cümle üç nokta ile biter.
Ebediyen: Cennet ya da cehennem…

Bir gün ışık sönecek ve biz bir gölge olduğumuzun farkına varacağız.

Işığın etrafında dönüp duran böcekler gibiyiz.
Avcının ışığından çıkamayan bir av gibi yaşıyoruz hayatı: Korkulu, kaygılı ve hep soluk soluğa…

Ne karanlığı göze alıp ışıktan çıkabiliyoruz ne de durmak gibi bir lükse sahibiz. Karanlıktan korkuyoruz ama asıl tehlikenin bize tutulmuş bir ışıkta yaşamak olduğunu anlayamıyoruz.

Başkalarının istediği kadar görüyor gözlerimiz. Bir gün ışık sönecek ve biz, bir zamanlar kurtuluşumuzun saklı olduğu, karanlığa mahkûm edileceğiz. Işığımız gibi karanlığımız da başkalarının karanlığı olacak.

Bir gün dünya duracak ve biz dünyanın döndüğünün farkına varacağız. Dünyanın döndüğünü söyleyenler ölümü göze almıştı bir zamanlar.

Bugün Dünya dönüyor” ama hiç birimiz bu dönüşün farkında değiliz, aslında dünyanın dönüyor olması umrumuzda da değil. Oysa bir gün, gün, yetmeyecek yaşamak istediklerimize.

Saatler yine çalışacak belki ama korkularımız sığmayacak zamana. Bir nokta kadar bile yer tutmadığımızı anlayacağız o zaman.

Bir gün dünya duracak ve biz dünyanın döndüğünün farkına varacağız.

O kadar meşgulüz ki hep erteletiyoruz. Sevgiyi, saygıyı, tövbeyi, secdeyi… Hep yarın diyoruz başlamak için.

Mezarlar hatırlatmaya yetmiyor insanlığımızı. Selalar kulaklarımızda acı bir tat bırakmaktan öteye gitmiyor. Ne hayata sığabiliyoruz ne de hayatı içimize sığdırabiliyoruz.

Tüm ânlarımızı hayatı küçültüp, içimize sığdırabilmek uğruna feda ediyoruz. Hayatın her dakikası bir yanımızı acıtıyor ve biz dertlerimize merhem olsun diye rakamlara, sayılara sarılıyoruz.

“Hepimiz Aliyiz” “Hepimiz Veliyiz” diye bağırırken “ben kimim?” diye sormaya bile cesaret edemiyoruz. Büyüdükçe küçülüyoruz biz. Hüznü taşımaya yetmiyor çehrelerimiz. Mutluluk ancak bir leke olabiliyor çehremizde. Büyüdükçe körleşiyoruz. Büyüdükçe sağırlaşıyoruz.

Dünyanın ateşini yükseltiyor birileri.
Birileri dünyanın derdine derman olmanın peşinde.
Zorbalar insanlığın soluğunu kesiyor.

Kan neredeyse tüm sınırları tutmuş ve ben gözlerimi kapatıyorum tüm bu olanlar karşısında. Gözlerimi kapatıyorum; çünkü gözlerimi kapatınca içimdeki boşluğun, uzaydan daha büyük olduğunu görüyorum.

Eğer insanlar, bedenlerini doktorlara teslim etmeden önce, ruhlarını şiire teslim etmemişlerse o çağın şairleri de bedenlerini kurtarabilmenin mücadelesini veriyor demektir ve ruhunu ete- kemiğe mahkûm eden bir şairin en büyük düşmanı “endişe”dir. Onlar “endişesiz” şiirler yazarak, şiirin kapısına sığınan okura, “Bugünü bugün için yaşa! Bak, ben sanatımı sanat için yapıyorum…”diyerek hasta ruhlarına teselli aramaktadırlar. Oysa “endişesiz” bir dinginliği, ruhun eczası zannedenler, ruhlarında endişelerin en büyüğünü taşırlar. Hem de onların ruhu “endişeyi” sadece bir hamal gibi taşımaktadır. Onların ruhu bu endişeyi taşımaktan o kadar yorgun düşmüştür ki ruhları arzularına karşı ne kılıç çekebilir ne de kalkan tutabilir. Onlar, kendilerini bir böcek gibi ezen arzularının ayaklarına sarılıp yalvarmaktan başka bir dua da bilmezler. Onlar, her şeyin insana hizmetçi kılındığını duymamak için her şeye hizmet ederler. Onlar, bu hizmetleriyle, kölelerine köle olan efendiler gibidirler ve hem köleleri hem de kendileri, ömürlerini, ruhlarını azat edecek bir efendi arayarak tüketirler. Onlar, eşref-i mahlûkatı, hayatın kölesi yapan şiirlerini sunarlar kendi kapılarına sığınanlara…

Eğer “hayat” ölüm kadar kıymetli olmuş olsaydı, “sanat için sanat yapmak” doğru bir eylem olurdu. Oysa hayat, ölümün mahkûmu değil, aşığıdır.

Oysa sanat, “endişeyi” bir köle gibi değil; bir baba gibi taşımaktır. Ne olursa olsun evine sıcak bir somun götürebilme mücadelesinin kutsiyetiyle nurlanmış bir baba gibi… İşte ancak o zaman okur şairi ve şiiri bağrına basacaktır. Tıpkı pencerelerde babalarını bekleyen çocuklar gibi. Tıpkı sabahleyin eşini uğurlarken evin kapısını kapatıp, hemen o anda, yüreklerinin kapısını açan kadınlar gibi bekleyecektir okur şiiri. O çocuklar ki elleri nasırlı da olsa, ceketi yırtık da olsa, burnu uzun da olsa hep beklerler babalarının yollarını. O kadınlar ki ne kürk manto ne mücevherat beklerler… Onlar sadece babalarını beklerler. Hastalandıklarında yanlarında olan, düşünce ellerinden tutan, onlarla gülen, onlarla ağlayan babalarını…

Dünyayı, daha doğrusu insanlığı, ancak bu somun kokulu sanat kurtaracaktır ve bu sanatı taşıyan sanatçılar…

Şimdi eğlenme değil, “endişelenme” vakti.
artık göçmen kuşlar gelmiyor.
artık yunuslar sahilleri ziyaret etmiyor.
artık dağlar yeşil görünmüyor.
artık dünya kan kokuyor.
artık dünya barut kokuyor.
artık dünyada açlar da var.
artık öğrencilerimiz önce kavga tekniklerini öğreniyor.
artık dünyada her geçen gün dost olanlar azalıyor.
artık kalemlerini kullanmak yerine silgilerini kullanıyor şairler.
artık kimse selam vermiyor.
artık otostop çekenleri almaya korkuyor şoförler.
artık kimseler türkü söylemiyor.
artık ninniler bebeklerimizi uyutmuyor.
artık her çocuk Süpermen olmak istiyor.
artık hiçbir çocuk topaçla oynamıyor.
artık her berber Amerikan tıraşı yapıyor.
artık kamyon şoförleri “I Love You” çıkartmalarını yapıştırıyor kaportalara.
artık en lüks binalar bankalar.
artık gök üstümüze çökmek üzere.
artık yerin sabrı tükeniyor.
artık bedenlerimiz sıkıyor ruhlarımızı.
artık bir daha çocuk olamayacağız.
artık saçlarımız beyazlamaya başladı.

Henüz Mars’ta bir hayat belirtisine rastlanmadı ve henüz ölüme çare de bulunmadı…
Endişelenmeye değmez mi?

“Benim adım Filistinli
Biliyorum, bu ad azap veriyor bana
Mutsuz ediyor beni
Adım Filistinli olduğu için
Gözleri kovalıyor beni
Kovalıyor, yetişiyor bana
İzliyor ve incitiyor beni
Diledikleri gibi mahvettiler beni
Çünkü adım Filistinli
Ne yaşadımsa ben yaşadım


Filistinliyim ben yine de”
(Hârûn Hâşim Reşid)

Kimileri, sürekli aynı konularda yazılmasından, aynı konularda konuşulmasından rahatsızlık duyuyor olabilir. Kimileri bunu sadece slogan atmak olarak da değerlendirebilir. Ben böyle düşünmüyorum. Faydalı olduğuna inanıyorsam aynı sözleri tekrarlamaktan çekinmem.

Şimdi dünyada Filistin gerçeği varken, Irak gerçeği varken, Somali gerçeği varken ucuz konularda ucuz sözler söylemenin insanî olmayacağını düşünüyorum. Dünyanın yaraları hâlâ kanıyor. Yaralının kan kaybına rağmen birçoğunun yarayı sarmak gibi bir derdi yok. Acı çeken adama siz nasıl feryat etme diyebilirsiniz. Irak da canlar yanıyor. Filistin’de canlar yanıyor ve doğal olarak onlar da feryat ediyor. Dün birçok sivil toplum kuruluşunun desteği ile Filistin için bir miting düzenlendi.

Demek ki yaralının derdini çekenler hâlâ varlar. Ben çocukluğumda seyretmiştim, İsrail askerlerinin taşla bir Filistinlinin kolunu kırdığını. Duvar dibinde çocuğunu korumaya çalışan babanın ve masum çocuğunun merhametsizce katledildiğini unutmadım. Tarafsız kalmak gibi bir düşünceye sahip değilim. Ben masumun tarafındayım. Tarafsız kalarak zalimin ekmeğine yağ sürmüyorum. Dini, dili, ırkı ne olursa olsun bir insana önce insan olduğu için değer veriyorum. Ben yaratılmışı Yaratan’dan ötürü seven insanları torunuyum. Ama bu hoşgörü hiçbir şekilde zalimliği hoş görmek değildir.

Filistin dertlerinden kurtulmadıkça ben dertlerimden kurtulmayacağım
Afrika dertlerinden kurtulmadıkça ben dertlerimden kurtulmayacağım
Kan kokusu dünyadan silinmedikçe ben güllerin kokusuna inanmayacağım

Kimi dertler vardır insanı yer bitirir, kimi dertler vardır insanın yarım kalmış yanlarını tamamlar. Dertsiz kalmak gibi bir kaygım yok. Benim kaygım beni yiyip bitirecek dertlere düşmek. Sahte sahipliklerin gölgesinde silinmekten korkuyorum. Sahne mutlulukların beni eritmesinden, yok etmesinden korkuyorum.

Benim derdim mazlumun yanında yer alabilmek.
Benim başka bir gündemim yok.
Ve dua ediyorum.
“Dertlerimi unutturmayayım…”

Şansa inanmadım, inanmıyorum ve inanmayacağım. Sözlerimden“şans yoktur” gibi bir hüküm çıkarma hakkına sahip değilsiniz; çünkü ben “şans diye bir şey yoktur” demiyorum. Ben şansa inanmadığımı söylüyorum. Tam da yılbaşı arifesindeyken, içinizden kimileri “Nasıl olur da var olduğuna inandığın bir şeye inanmazsın?”diye yadırgayabilir beni; ama bu benim inancımı değiştirmez. Hatta şansın bizzat var oluşu da değiştirmez inancımı… Hatta ve hatta bu fikrimden dolayı yadırganmak, beni daha da bağlar inancıma.

Bu inancımın ölçüsünü mü soruyorsunuz?
Var olduğuna inandığımız ya da varlığına şahit olduğumuz her şeyi kabullenmek zorunda olsaydık, o zaman kimsenin “kötülükten” dert yanmaya hakkı olmazdı. Kim dünyada “kötünün ve kötülüğün” olmadığını iddia edebilir? Edemez; çünkü kötü de kötülük de tıpkı iyi ve iyilik gibi bu dünyanın bir parçası… Sırf var diye kötüye kul, kötülüğe hamal olmak mı gerekir? Eğer var olduğuna inandığımız her şeyi kabullenmek zorunda olsaydık, bugün kötülük diye bir şeyin olmaması gerekmez miydi ya da iyilik diye bir şeyin? Kötü, iyinin var olduğuna inanır, savaşı da bizzat onu ortadan kaldırmak içindir. İyi de kötünün var olduğuna inanır ve iyinin savaşı da bizzat kötülüğü ortadan kaldırmak içindir.

Mesele şansın olup olmaması değildir. Mesele “şansa inanmanın” iyi mi, kötü mü oluşudur. Daha derine indiğimizde de “İnsan şansa niçin muhtaç olur?” gibi bir soruyla karşılaşırız.

Ben şansa inanmıyorum; çünkü şansın işi, “azmi ve cesareti” hayalin duvarları arasına mahkûm etmektir. Hayale mahkûm olanlarsa, kendini kedi zanneden arslan gibidirler ve bu tipler, ne zaman bir sıkıntıyla karşılaşsalar, bir gün büyüyüp arslan olacakları günü hayal ederler… Sıkıntıyla karşılaşınca “kükremek” varken “miyavlayan” bir arslanın durumundan daha acı ne olabilir?

Ben şansa inanmıyorum; çünkü gerçek varken hayalle yaşamak, sırtında altın çuvalı taşıyarak gümüş aramaya benzer. Ben şansa inanmıyorum! Şans insana haz vermez de demiyorum; çünkü verir. Verir; ama şansla gelen zevk, insanın gırtlağına takılıp kalan lezzetli ve büyük bir lokma gibidir. Ne yutmak mümkündür onu ne de kusmak… Öylece takılıp kalır insanın gırtlağına… Verdiği acı da cabası…

Ben azme ve cesarete inanıyorum. Beni şansa inanmaktan alıkoyan budur işte. Şans, azmin ve cesaretin insana verdiği lezzeti veremez; ama azim ve cesaret şansla gelen lezzetten daha lezzetlilerini verebilir. Bu konuda Exupery şöyle diyor Kale’de: “Sana, umulmadık bir miras gibi, hazır bir servet armağan etsem, neyini çoğaltırım senin? Sana, dalışların yordamı dışında, denizlerin dibindeki kara inciyi armağan etsem, neyini çoğaltırımdım? Ancak değiştirdiğin şeyle çoğalırsın, çünkü tohumsun. İşte bu nedenle tasanı dağıtmak istiyorum senin, kaçırılmış fırsatlara yanmanın gereksiz olduğunu anlatmak istiyorum. Kaçırılmış fırsat diye bir şey yoktur. Biri fildişini yontar, fildişini insanı yüreğinden vuran bir tanrıça ya da kraliçe yüzüne dönüştürür. Bir başkası arı altını işler ve bununla elde ettiği şey belki de o denli etkilemez insanları. Altın ya da basit fildişi ne berikine verilmiştir, ne ötekine. Öteki de beriki de yol ve geçit olmuşlardır yalnızca. Yalnızca kurulacak bir bazilikanın gereçleri vardır senin için. Ve hiç de taştan yoksun değilsin. Dağ servisi topraktan yoksun olmadığı gibi. Ama toprak dağ servisinden yoksun olabilir, çakıllı bir çorak olarak kalabilir. Neden yakınıyorsun? Yitirilmiş fırsat diye bir şey yok, çünkü tohum olmak senin görevin. Elinde altının yoksa, fildişini yont. Fildişin yoksa, ağacı yont. Ağacın da yoksa, bir taş al.”

Azimli ve cesaretli olan, önündeki engelden dert yanmaz; ancak şansa inananlar, sürekli şanssızlıktan dert yanarlar ve kendilerini hep dünyanın Karunlarıyla kıyaslarlar… Sadece kendilerini değil tüm dünyayı kurtarmayı hayal ederler, fabrikalar açıp fakirlerin elinden tutarlar, yoksullara barınaklar yaparlar vs.vs…; ama sadece hayal ederler… Oysa bilmezler ki “sahilde deniz yıldızı toplayan adam tüm deniz yıldızlarını” kurtarmayı hayal etseydi bir tanesini bile kurtaramazdı.

Daha derine inersek, “İnsan şansa niçin muhtaç olur?” gibi bir soruyla karşılaşırız demiştim. Fazla derine inmeden şunu söyleyebilirim: ruhunu doyurmadan, bedenini doyurmaya çalışmak, insanı şansa muhtaç ve mahkûm eder. Oysa yıllardır azim ve cesaret boynu bükük bizi bekliyor. Yaşadığımız cennet gibi bir ülke var. Yiyecek ekmeğimiz var… Dağ taş altın dolu, fildişi dolu, taş dolu… Hepsi kendilerini yontacak birilerini bekliyor…

Dedim ya şansa inanmıyorum.
Unutmayın: Şans kapıyı bir defa çalar ama azim, bin defa düşse bin defasında da ayağa kalkar… Hakk’tan yutabileceğimizden fazlasını istemeyelim. Şükür diyelim, dert yanıp da dünyanın derdine dert eklemeyelim…Hoşcakalın…

Eyvallah…

Yazılardan Seçmeler

Sizde Yorum Yazın

otel emlak in?aat tekstil Resources blogs Resources blogs Blogarama Resources Blogs gesundheit-entspannung P