Bu yazının bir başlığı olmasın…
İskender Irmak
->
Merhaba…
Karşınıza alır da o sevgiliyle konuşur gibi yazmak kalbinizi acmak… işte o yürkle yeter ki onu zamanında ve olması gerektiği miktarda işin içine katabilelim…Evet evet her şeye ama her şeye karşı yürek yüklü olmalı.Anlatmak istediğim tek başına cesaret ya da anladığımız, günlük kullanım anlamıyla olan cesaret kavramı değil. Hani ‘yürekli olmalı’ derken çoğu zaman zor veya tehlikeli bir durum karşısında dayanıklı, karşı durabilen bir yapı kastediliyor ya orda ki anlıyormusun aslında derinden bakıldığında burada bile tüm varlığınla durum neyse içinde olabilmek tarif ediliyor anlatabiliyor muyum?
Yürek katılmamış her şey ama her şey bana tuzu, baharatı gibi lezzetini belirleyecek en önemli malzemeleri eklenmeden yapılmış yemeği anımsatıyor, asla tadından zevk alınamayacak bir yemek demi ordaki… Belki karşılaştığımızda, yaşamımıza kattığımızda, varlıklarından, şahit oluşumuzdan büyük keyif aldığımız birçok şeyin sadece büyük yeteneğe, çalışma gücüne ve belirgin bir zekâya gereksinimi olduğunu, bu gibi özelliklerin devreye girmesiyle doğduklarını düşünüyoruz. Oysaki üzerinde düşündüren, kendini fark ettiren her olgu kökeninde tabir yerindeyse mangal gibi bir yürek taşır.
Mangal gibi bir yürektir zorlukları aşmak. Katlanabilmek için en sahip olunması gereken, meydana çıkarılmak için başlangıcından bitişine dek o kadar emek verilmiş aşk ve iş var ki insanın ruhuna dokunmayan. Belki geceler gündüzlere katılmış, sayısı şaşılacak derecede insan ve makine gücü eklenmiş. Ama sarıp sarmalamadığı için insanı bir anlamda bir sürü enerji israf edilmiş.
Oysa her zaman nicelik, nitelikle birleşebildiğinde iz bırakanı oluşturabilir. Bu yolda da olağanüstü çabalara ve güce ihtiyaç vardır ve nicelik kısmı bir şekilde halledilmiş sayılabilir, ancak niteliği belirleyen, hissedilir ve etki eder hale getirmek için gereken tek şey yürektir. Ne kadar katılacağı tartışılmayan, zaten yolun sonuna vardıracak amacı tamamında taşıyan yürek.
Yani sevmek… Sorgusuz sualsiz, tereddütsüz, koşulsuz sevmek. “Kim için yapıyorum” sorusundan çok “bu yaptığımın başkalarının ve benim hayatıma mutluluk katmaya dair ne gibi katkıları olacak” sorusunun içsel bir sesle sorulduğu ya da sorulacağı derecede sevmek. Sevmek içinde yürek gerek… Hem de mangal gibi bir yürek… Cesur, ateşli, meraklı, kuvvetli, coşkulu, sıradan olmayan bir yürek!
İşte böyle bir yürek kimsenin başaramayacağı şeyleri başarır. Mutluluklar yaşar, yaşatır, iz bırakır, dönüp arkasına bakmaz, hataların bile olması gerektiği için olduğunu, gerekli dersi çıkardığında hata olmaktan çıkıp faydalı bir tesadüfe dönüşeceğini bilir. Kendini de, başkalarını da acımasızca eleştirip yargılamaz, engel olmaz. Aksine güzel olana yol açar. En karanlık sayılabilecek ortama belki görülemeyecek bir aydınlık saçar, daha çok verir daha az alır ama verdikçe de daha çok zenginleşir, en özlenen en beklenen olur.
Tadı yavan bir yemeği yemek zorunda kalmış gibi yaşamamak için hayatı, yürekleri devreye sokmak gerek, hem de tasarruf yapmayı düşünmeden, harcamaktan korkmadan. Çünkü sahip olduğumuz ama harcadıkça, kullandıkça eksilmeyen tek şeyimiz yüreğimiz. Bir gözden geçirin isterseniz. Yüreğiniz dışında doğal yollardan edinebildiğimiz ve kullandıkça eskimeyen başka nelerimiz var ki?
Hayal kırıklıkları olmadan geçen bir ömür, cam kırıklarıyla dolu bir yolu yürümeye benzer… Her hayal kırıklığının verdiği acı başka bir şey öğretir insana yaşama dair. Başka bir yanını keşfeder insan; niye gelip, nereye, hangi sonla gideceğini bilmediği yaşamın. Yani bir ölçüde anlamını kavrar evrenin ona sunduğu armağanın. Acı üzer, buruşturur, yara bere içinde bırakır ama aynı zamanda da öğretir. Doğru kullanıldığında güçlü, kuvvetli yapar, büyütür insanı.
Doğru kullanmak ve algılamak, işte asıl ihtiyacımız olan davranış biçimi. Hayal kırıklıkları çeşitlidir, değişik renkler taşır. Bazen nakavt olmuş bir boksör gibi kalkamayacağımızı sanırız düştüğümüz zeminden, bazen güneşe bakmaktan korkar hale gelir perdelerimizi sıkı sıkı kapatırız sokakta olan bitene o kırıklıklara değdikçe, dokundukça.
Oysa cam kırıklarıyla dolu bir yolda yürümeye başlarsa insan, henüz ilk kilometreye varmadan ayaklarının altında duyduğu sızıya alışmıştır. İlk adımını atmadan duyduğu ‘bu yolu nasıl tamamlarım’ korkusunu unutmuştur çoktan, bu acının da, korkunun da katacağı bir şey kalmamıştır ruha. Yaşamın hakkını vermek için onu algılamak, nedenlerini anlayıp sorularına yanıtlar bulabilmek gerekir. Dokunduğumuz, kucakladığımız ya da teğet geçtiklerimiz üzerinde düşünmek, bazen sadece seyretmek ama bazen de şarkısını, şiirini yazmak, resmini yapmak, insanın kendisine sunulmuş armağana teşekkürü gibidir. Ama duyarlı ama sevecen ama yüzeyde ama derinden. İşte böyle bir hizmeti de var yaşamın insana, izleyen ya da üreten herkesi sanatsever hale getiriyor. Yani asıl amacı güzellikten yana… Kalemler elimizde biziz ne renkte bir tabloya dönüşeceğine, hangi uzunlukta dokunaklı bir şiir olabileceğine müdahale eden, fark eden ve fark ettiklerinin fark edilmesi için yazan, çizen ,anlatan herkes kahraman ilan edilmeli. Sadece iktidar sahibi olmayı kahramanlık anlayan yalan kahramanlar itiraz edecektir bu duruma. Çünkü bilirler ki kahramanlıkları zannettikleri işleyiş ölümleriyle sınırlıdır. Hatta çoğununki bedensel ölüm gerçekleşmeden yaşlanmalarıyla beraber sonlanmaya başlar. Oysaki yaşama dair herhangi bir anlam anlatımı, zamanlara sığmaz, su gibidir yolunu bulur, asırlardan asırlara akar durur.
Yaşamın hakkını vermek için onu algılamak,nedenlerini anlayıp,sorularına yanıtlar bulabilmelidir insan. Bunun içinde kendi yazıp söyleyemiyorsa da yazılana, söylenene kulak vermelidir.
Cam kırıklarıyla dolu olsa da, hayal kırıklıklarına çarpa çarpa yürümek zorunda olduğu bir yolsa da yaşam yolu, aydınlanacaktır. Tereddütsüz, şüphesiz. Zaman zaman çocukluğumuza ait bir resme bakmak hesaplaşmamızı kolaylaştırabilir. Alacaklı ya da borçlu olduğumuzu anlamamıza yardımcı olabilir. O masum gülüş ve bakışın durduğu yüze baktığımızda ve herkesin bir vakit böyle bir bakış ve gülüşü olduğunu düşündüğümüzde bileceğiz ki bizler aynı evrenin çocuklarıyız. Çamurlara bulanmadıysa da üstümüz başımız, hangimiz havada uçan tozdan nasibimizi alıp da biraz olsun kirlenmedik ki, hangimiz sütten ak kaldık ya da sudan duru. Belki de yaşamın sırrı bu. Hangimiz, tamamen ıslak ya da kuruyuz… delik deşik ruhlar kervanında ne ilkiz ne de sonuncuyuz….
Birbirimizden farkımız varsa… bu ancak yaşamı algılama, anlama hakkını vererek yaşamak kısmında vardır. Yani bir anlamda içimize… en içeride, en derinimizde olan bitene kulak verdikçe, ortaya çıkarıp onu sevdikçe… daha özgün ve kendi kendimizin kahramanı olabiliriz….
Eyvallah…