Lanetlenmiş Elçi
Onur Özey
->
Hepimize hayat bazı armağanlar sunuyor. Herkeste olanlardan öte az kişide. Bazısı yetenek der bu işe bazıları da azim çalışma. Bilmeyiz ki nedir sebebi. Hayat bu oynar bize oyununu. Bir gün önce bir gün sonrası belli değildir. Her anın bir tehlike ya da güzellik getirebilme potansiyeli. Evet evet işte bu hayatın ta kendisi. İşte bu ta kendisi öyle ya da böyle biçiyor herkese göre bir kaftan. Kimimize kapkara, kimimize bahar neşesi. Önceden bilmekte mümkün değildir hep nedense. Ya da hep bilemeyeceğimizi zannederiz. Hangisi belli değil. Neyse, dedim ya var işte bin bir türlü kaftan. Şu an bu satırları okurken sizde bir okur bende yazar. Buradan sonrası da anlatır işte rengi bilinmeyen bir kaftanın sahibini.
Herkes ufak tefek bir şeyler karalar elbet. Bazen sevdiği bir konu hakkında, bazen sevdiğine bir mektup, bazen de uzak bir arkadaşa özlem. Ama hepsi aynı gibi gözükse de bir değildir. İnsan yazmak için yazıyorsa, anlaşılmayı bekliyorsa, işler değişir bir anda. Artık cümleler iyi seçilmeye başlar, bir daha düşünmeliyim geçer noktanın önüne. Olmadı demekle tüy bitmez dilinde, her seferde yeni bir deneme. Ama sanmayın bu kadar da zor. Bir yerde gün gelir o peri dokundurur sihrini. Yatalak bir hastanın ayağa kalkması gibi yazılar kalkar ayağa önce yavaşça, giderek düzelir ve sonra coşar gider. Hep yazma isteği doğar insanın içinde. Hep bir şeyler anlatma, birileri tarafından anlaşılma. Sonra işin kaşarı olur yazar. Artık bazı sorumlulukların farkına varır. Çünkü lanetlenmiş bir elçidir gerçek yazar, satırlara duygu yüklemekle yükümlü, insan ile yazı arası. Ve o yükümlülüktür ki zorlar insanı her defasında bir sonraki daha iyi olsun diye. Duygulardır tetikleyen kalemi, belki de kalemin mürekkebi. Ve son olarak da söylemek gerekirse bir yalandır yazmak aslında duyguları satırlara sığdırabileceğini sanmak kadar salakça.