ÖZELLEŞTİREMEDİKLERİMİZDEN MİSİNİZ?

Onur Özey

Özelleştirme günümüzde yazılı ve sözlü basının yanı sıra gündelik hayatta bile fazlasıyla yer alan, sıkça tartışılan bir konu haline geldi.Bu tartışmalara neden olan ise özellikle son dönemde petrokimya,enerji ya da ulaştırma gibi sektörlerde faaliyet yürüten kamu iktisadi teşebbüslerinin özelleştirmelerine hız verilmesi ve bu kurumlara ilişkin ihalelerin yabancı sermayeye mensup şirketlerce kazanılması.Bu yazıda özelleştirme kavramı üzerinde durulacak ve ülkemizde izlenen özelleştirme politikasının Türkiye üzerindeki etkilerinden bahsedilecektir.

Özelleştirme kelimesi ilk kez 1969 yılında Peter F. Drucker’ın “The Age of Discountinuity” isimli çalışmasında yer almış;1983 yılında ise Webster’s New Collegiate Dictionary’nin 9. baskısında “özel hale getirmek, sınai veya ticari hayattaki denetim ve mülkiyeti, kamu kesiminden özel kesime aktarmak” olarak tanımlanmıştır.Özelleştirme dar anlamda ekonomik faaliyetlerde ya da mulkiyette kamunun üstlendiği rolün azaltılması ile özel kesimin oyunda daha çok yer almasının sağlanmasıdır.Biraz daha açmak gerekirse mülkiyet devrinin yanı sıra, bu tür kuruluşların özel kesime kiralanması, kamu kesimi tarafından üretilen mal ve hizmetlerin finansmanının özel kesimce sağlanması, yönetimin özel kesime devri, mal ve hizmet üretimindeki kamusal tekellerin kaldırılması ve kurumsal serbestleşme de özelleştirme kavramı içinde yer almaktadır. İlk özelleştirme uygulamasının gerçekleşmesi ise 1979 yılında İngiltere’de Muhafazakar Parti döneminde olmuştur.1980 yılında Ronald Reagan’nın ABD başkanı olması ile de dünyaya ihraç edilmeye baslamıştır. Özelleştirmenin ekonomik,mali ve sosyo-politik olmak üzere 3 ana amacı bulunmaktadır..Ekonomik açıdan mikro düzeyde şirket verimliliğini artirmak hedeflenirken;makro düzeyde ise hedefler ,serbest piyasa ekonomisini işler hale getirmek, sermayeyi tabana yaymak, kıt kaynakların en verimli şekilde dağılımını sağlamaktır.Pragmatik olarak da özelleştirmenin kamu hizmetlerinin verimliliğini arttırdığı savunulur ve daha mükemmel bir devlet hedeflenir.Mali amaç, devletin giderek artan iç ve dış borçlarının kapatılmasında, kamu açıklarının düşürülmesidir. Devlet mali açıdan bir buhranla karşılaştığında artan kamu harcamalarını yüksek vergilerle karşılamaya çalışır ise halkın tepkisini çekeceği , yani siyasi otoritenin kızgın bir seçmen topluluğunu karşısına alacağı kesindir.Politikacılar bu durumdan pek hoşnut olmayacağından ; gelişmekte olan ülkelerde gelir ve giderler arasındaki uçurum ya yanıltıcı muhasebe kayıtları ile gizlenir ya da borçlanma gibi bir yol izlenebilir.Çözüm için daraltıcı mali politikalar uygulanarak aynı zamanda da verimi arttırmak için arayış içinde bulunduğunda ise özelleştirme devreye girer.Özelleştirmenin sosyo-ekonomik amacına gelince ise karşımıza gelir dağılımını düzeltme arzusu çıkar.Özelleştirme ile serbest rekabet düzeni içinde kıt kaynakların optimal dağılımı gerçekleşecek, bu da toplumsal refahın en üst düzeye çekilmesini sağlayacaktır. Özelleştirme tüm bu amaçlar çerçevesinde; yönetim devri, işletme hakkı devri, finansal kiralama (leasing) ve imtiyaz devri (Franchising) yöntemleri ile gerçekleştirilir. Peki ülkemizde özelleştirmeye neden gerek duyuluyor ve uygulama sureci nasıl işliyor? Türkiyede borçlanma sonucu cari açık çok yüksek miktarlara ulaşmış durumda.2007 yılında %18 oranında artan cari açığımız 37 milyar 996 milyon dolar olarak gerçekleşti.Bununla beraber şu an itibariyle özelleştirme idaresi gıda,madencilik ve limanlar gibi 9 sektörden oluşan bir portföye sahip ,yani çarkın dönmesi için sürekli borçlanıp bir yandan da özelleşiyoruz.1986 yılından bugune gerçekleştirilen özelleştirme uygulamalarının toplam tutarı 30 milyar $ düzeyinde ve bu uygulamaların buyuk coğunlu da grafikte görüldüğü üzere blok satış şeklinde gerçekleşti.

graf.JPG(Grafiği büyütmek için tıklayın)

Ancak tekelleşmeyi önleyici ayrıntılı düzenlemeler yapılmadan, fiyat, üretim, yatırım gibi konularda bağımsız düzenleyici kurumlar oluşturulmadan, ülkenin gelişmişlik düzeyi, piyasaların yapısı, gelişmişliği, teknolojinin durumu, gelir dağılımı ve bölgesel gelişmişlik farkları gibi hususlar dikkate alınmadan, kısa dönemde bütçe açıklarını kapatmak için, devlete gelir sağlamayı hedefleyen, öncelikleri doğru belirlenmemiş bir şekilde özelleştirme yapılmasının, ekonomide yarardan çok, zarar getireceği, özelleştirmenin finansörlerinden olan Dünya Bankası uzmanlarınca hazırlanan ülke raporlarında da zaman zaman dile getirilen gerçekler oldugu ne ölçüde dikkate alındı? Bu konuda soru işaretleri mevcut.Uygulanan özelleştirme politikalarının Türkiye’ye yansıması nasıl oluyor biraz da buna değinelim.Örneğin,2005 yılında gerçekleşen Türk Telekom özelleştirmesi sonucu TT’nin %55’lik hissesi satıldı ve 6 aylık karı kadar bir bedele yönetimi yabancı OGER Telekom’a devredildi. Telekomikasyon sektörünün stratejik bir öneme sahip olduğu gözardı edilerek yapılan satış sonucu kamu ne denli bir yarar sağladı merak konusu ve ileride ülkenin ne gibi sıkıntılarla karşı karşıya kalacağı da düşündürücü. Yürütülen politikanın sonucu olarak Temmuz 2007 de yapılan Petkim’in %51 lik bölümünün satış yöntemi ile özelleştirilmesi medyada büyük yankı bulmuş,satış karşıtı eylemler gerçekleştirilmiş hatta ihaleyi kazanan Rus-Kazak ortaklığı Trans Central Asia’da aslında Ermeni lobisinin önde gelen isimlerinin ortaklığının bulunduğu ortaya çıkmıs;yargıya giden satış hakkında Danıştay, kamu yararı güdülmediği gerekçesiyle yürürlügü durdurma kararı almıştı.Bu durum mevcut siyasi otoritenin özelleştirme konusunda benimsediği görüşün ve uygulamadaki titizliğinin göstergesi olması yönünden önemli olmuştur.Özelleştirmeleri tartışmalı bir diğer sektör de bankacılık sektorü.Halkbank’ın OİB(Özelleştirme İdaresi Baskanlığı)’e devredilmesi de yine tartışmaların alevlenmesine neden oldu.Halkbank’ın halka arzedilmesinin ardından geri kalan bölümün blok satış ile özelleştirilmesi düşünülüyor. Türk ticaretinin bel kemiği olan esnaf ve kobilere ucuz kredi vermek amacıyla Atatürk’ün fikriyle kurulmuş olan Halkbank, içinde bulunduğumuz durumda Türkiye’nin 4. büyük bankası konumunda. Bu özelleştirmeye karşı çıkılmasının asıl nedeni Gümrük Birligi ve düşük kur dolayısı ile üzerine büyük yük binen ve bu dezavantajla Avrupalı rakipleriyle yarışmaya çalışan üreticilerin bir de kredi desteği aldıkları bankanın yabancı bir bankaya satılmasının ardından eskisi gibi kredi alamaması sonucu yarıştan tamamen çekilmesi,bunun da Türk ekonomisini olumsuz etkileyecek olması.Öngörülen bu durumun gerçekleşmesi Osmanlı ekonomisinin kapitulasyonlar sonucu aldıgı darbe düşünülünce hiç de uzak görünmüyor.Hükümet kanadına gelince onlar yapılan işlemlerde tamamen kamu yararı gözetildiğini,ülkenin KİT’lerin borç yükünden yani kamburlarından kurtarıldıgını belirtiyor. KİT’lerin satışından Türkiye’nin sağladığı bir fayda var mıdır eğer varsa bunun getirisi Türk halkına ne ölçüde yansır uzun dönemde görecegiz ama Anayasa Mahkemesinin 1994/45 sayılı kararında; “Kalkınmayı hızlandırmak için, elbette, dış borçlanma, yabancı sermaye, yabancı ortaklıklardan yararlanmak gerekir; ancak, özelleştirme yoluyla giderek yabancıların nüfuzuna yol açılması ülke bağımsızlığı yönünden kabul edilemez. Bu gerçek, özelleştirme politikası uygulayan gelişmiş kimi ülkeleri bile önlem almak zorunda bırakmıştır’’ belirttiği üzere geri dönüşü olamayan bir yolda gözü tamamen kapalı yürüdüğümüz de bir gerçek.Şu an itibariyle OİB kapsamında 62 taşınmaz, 77 tesis, 5 liman, 8 otoyol, 2 boğaz köprüsü ve şans oyunları lisans hakkı da yer almakta.Görünen o ki benimsenen özelleştirme politikası önümüzdeki dönemde de belki tüm KİT’ler özelleşene kadar sürecek ve bu konudaki tartışmalar gündemi meşgul etmeye devam edecek …

Mehmet AKIN

Kaynakça www.oib.gov.tr

www.ydk.gov.tr

*** Yazıyı gönderen Mehmet Akın’a E-Hayat ailesi olarak çok teşekkür ederiz.

Yazılardan Seçmeler

1 Yorum

Özgür KARAKAYAMart 16th, 2008 at 20:25

HAYATIN ESİNTİLERİ

“Hükümdar bir köylüden, haksız yere bir yumurta alırsa, adamları köylünün bütün tavuklarını zorla elinden alırlar” SADİ

Hatırlanacağı gibi Washington Times gazetesi yazarı Frank J. Gaffney Başbakan için ülkeyi “İslamofaşist yapma peşinde” diye yazmıştı. İktidar en kısa zamanda devleti ele geçirme hesaplarıyla her şeyi mubah sayabilmekte hukuk, ekonomi, halk, ahlak, insana saygı, devlet sorumluluğu, yönetimde ciddiyet, şeref, onur gibi kavramları adeta unutup dini açıkça politik gündemin en üst seviyesine taşımakta ve bu konuda hiçbir kaygıyı taşımaz görünmektedir.

Uygarlık tarihi açısından özgür düşüncenin gelişmesi bir dönümdür. Bunun sonucunda doğan düşünce şekli her türlü akıl dışılığı insan özgürlüğüne aykırı bulmaktadır. Pavarotti dinlemenin cezalandırıldığı, Yaşar Kemal gibi dünya çapında ustaya ait bir oyunu sahneleyenin sürgünle karşılaştığı bir ülke düşünebiliyor musunuz? İşte bunlar bu dönem Türkiye’de benzer örnekleriyle yaşanıyor.

Devlet yönetiminde deneyimsiz AKP kadrolarının işbaşına gelmesiyle “Ananı al da git”, üstü kapalı “gavur İzmir” ve “kelle” polemiğinde olduğu gibi önce bir çiftçiyle, köylülerle, sonra koca bir şehirle ve askerlerle, yargıyla ve ardından işçilerle, memurlarla yaşanan tartışmalar sonrasında at iziyle it izinin birbirine karıştırıldığı yeni bir dönemden geçiriliyoruz. Ülkenin gerçek sorunları görmezden gelinerek gemi azıya almış bazı kesimler dikkati farklı mecralara çekmekte ve toplum yapay krizlere sürüklenmektedir. Bunun altında gelecekteki rant hesaplarının yattığı apaçıktır.

Rant Hırsıyla Kör Olanlar Kamu Yararına Kör Bakarlar!

20 milyon insanın yoksulluk sınırının altında yaşadığı Türkiye’de buna karşılık liderler arasındaki mal varlığı ile dikkat çeken AKP liderinin toplumun çeşitli kesimleriyle yaşadığı polemikler sonrası seçimde siyasal sistemdeki boşluktan yakaladığı yüzde 47’lik güvenceden cesaret bularak “türban” yoluyla dini aidiyetlilik üzerinden ülkeyi gerilime sürüklemesi, kendine biat eden birisini YÖK gibi tartışmalı bir kurumun başına getirmesi krizin geldiği en son noktayı bütün açıklığıyla sergilemektedir.

Ancak her fırsatta toplumu yapay gündemlerle ve büyük medya desteğiyle geren, hatta seçimlerden önce net olarak “Yüzde 10 barajının düşürülmesini isteyenler bunu ancak rüyalarında görebilirler” şeklindeki savla destekleyen AKP’nin demokrasi ve özgürlük konusunda bir sorunu olmadığı ortadadır.

Türkiye giderek daha bağımlı ve yoksul ülke haline gelmiştir. Finans, enerji ve toptan-perakende alışveriş sektöründe etkin hale gelen küresel güç odakları ulusal kaynaklarımızı ele geçirmekte, emperyalist ülkelerle işbirlikçilerine yapılan borçlanmalar ile neoliberal politikaların adeta fanatik uygulamacısı kesilen AKP, SEKA’nın devredilmesi, PETKİM’in satışı, İzmir Limanı’nın vs. özelleştirilmesiyle de yoğun biçimde kaynak transferini gerçekleştirerek bunu göstermektedir. Mısır işinde sabık Maliye Bakanı’nın kamuoyunu tesellisi ise bir başka komedya; nasılsa oralarda bizim insanlarımız çalışacaktır ya!..

Hükümetin 2B kararı ise akıllara zarar, neyse ki rant beklentisi sonucu ortaya atılan orman kanununun bir maddesine ilişkin uygulama daha önceki Cumhurbaşkanımız Ahmet Necdet Sezer tarafından veto edilmişti. Ancak 2B yasası yeniden gündemdedir. Artık Çankaya’da AKP’ye yakın bir ismin bulunması 1960’larda AP iktidarı ile yaşanan makilik orman arazisi yağmasının daha beterini halkımıza yaşatabilir. Zira orman alanlarının talanı ileride ülkemizde çevre için büyük sorunlar yaratacaktır…

Bursa’daki duruma bakarsak…

Büyükşehir Belediye Başkanı’nın saydığı alışveriş merkezi, teleferiğin uzatılması, Mudanya’ya dev akvaryum vs. Bursa’da yaşayan insanların sorunlarına dönük projeler değildir. Kent Merkezi diye yapılan alışveriş merkezinin gerekliliği, Güzelyalı Feribot İskelesi’nin yeri, Merinos Fabrikası’nın belediye’ye devriyle ortaya çıkan alanın değerlendirilmesi ise tartışmalıdır. Bursa’da bu dönem daha önce görülmedik ölçüde alan betona feda edilmiş, çok sayıda ağaç yok yere kesilmiştir.

“Meydanı bile kalmayan bu şehrin acısını kimse duymadı” diyordu Prof. Dr. Necmi Gürsakal…

Merkezi hükümetle neler yaşanıyorsa Bursa’da da aynısı yaşanmakta. Yani merkez meydan savaşı ile Sultanahmet’teki tarihi kıyım Bursa’da da var.

Sözünü ettiklerimizden ilki Bursa’nın meşhur Kent Meydanı sorunu ile ilgili. Menderes döneminde yapılmış ve daha önce çıkan bir yangında kısmen kullanılamaz hale geldiğinden şehir dışına taşınmasıyla atıl hale gelen S.Garaj adlı bölge Bursalıların meydan olmasını istedikleri bir yerdi. 2001 yılında yayınlanan “Floransalı Karlo” adlı romanında Uludağ Üniversitesi’nde Öğretim Üyesi olan Prof. Dr. Necmi Gürsakal adeta bütün dikkatleri kent meydanı ihtiyacına çekiyor ve şu soruyu soruyordu:

“Meydansız bir şehrin kayıp insanları olmayı neden hak ediyoruz?”.

Ancak Hikmet Şahin’in Belediye Başkanlığı ile beraber uygulanan projeyle bu alan adına yaraşmayacak biçimde yapılarla doldurularak işlevi tamamıyla kaybettirilmiştir ama nedense adı değişmemiştir: “Kent Meydanı Alışveriş Merkezi”!..

Adeta ülkenin gidişatından kaygı duyanlara alışveriş merkezlerini gösteren Başbakan’a bir örnek sergilenircesine… İşin ilginç tarafı da daha inşaat bitmeden ve açılışı yapılmadan Milliyet’in “Taze Mısır Aşkı!” haberinde belirtildiği gibi İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş’ın oğullarının Türkiye halkına Malezya’dan ithal taze mısır satacakları satış noktalarından birinin de burada bulunacak olmasıdır.

Şehrin tam merkezindeki yaklaşık 10 dönümlük arazinin başına gelenleri gören Bursalılar bu aymazlık örneğine iyi bakıp Merinos’a, Hal’e sahip çıkmalıdır, sıra bunlara gelecektir. Ve burdaki rant Bursa’nın kaderini belirleyenlerin iştahını çok daha fazla kabartacaktır Çünkü…

Hatırlanacağı üzere dönemin ulusal ekonomisinin lokomotiflerinden biri olarak kurulan SEKA’ya bağlı işletmelerden bazıları da Başbakanın yakınlarına devredildikten sonra yağmalanmış, emekçilerin itirazları ve daha sonra gelinen süreçle birlikte yine AKP’li belediyeye devredilmişti…

Bursa’da da Türkiye’nin bütününde olduğu gibi yeşil alanla ilgili kişibaşına oran kişibaşına düşen alışveriş merkezi oranıyla kıyaslanmayacak düzeyde geri.

Toprak Üretilemez!..

Sadece Bursa Büyükşehir Belediyesi bünyesindeki Yaş Sebze ve Meyve Hal’inin taşınmasıyla boşalacak alan 45 bin metrekaredir. Açılışını bizzat 1938’de M.Kemal’in yaptığı Sümerbank Merinos Fabrikası’nın belediyeye devredilen arazisi kentin akciğerlerinden biri konumundayken yapılaşmaya açılan bölümü ise şimdilik yarıya yakın bir kısmını teşkil ediyor!

Öte yandan çıktığı yurt dışı gezilerinden bile dünyanın en modern projelerinden biri olarak ballandırarak anlattığı Bursa’daki AKP’li belediye başkanının milyonlarca dolarlık bir kültür merkezi, baştan beri bir Hyde Park benzerini yaratmakla övündüğü Merinos’ta belediyeye hiç yakışmayacak tuhaf bir tesadüf yaşandı. Belediyeye devredilen Fabrikaya ait 3 binden fazla kitabın bulunduğu kütüphane, Bursa’da bir hurda deposunda ortaya çıktı. Bir sahafın fark etmesiyle hammadde olmaya götürülürken kurtarılan kitaplar dünya klasikleri ve bazı teknik kitapların yanısıra “İstanbul Ansiklopedisi” ve “Osmanlı Tarihi” gibi hiçbir yerde kolaylıkla bulunamayacak nadir eserlerden oluşmaktaydı.

Ayrıca kentiçi trafiği rahatlatmak iddiasıyla alelacele yaptırılan bat-çık’lar müteahhitler için yap-çık’a dönüştü. Aynı maliyetlerle gelecek için daha kullanışlı projeler gerçekleşebilirdi. Bursa’nın hafif raylı sisteminin B etabı sayılan ve Bursa’yı doğuya götürecek kısım 4 yılda zar zor tamamlandı.

Kıyım’a Rekor Dava

Son olarak Bal-Göç Dayanışma Derneği’nin iletişim sitesinde de yeralan personel kıyımıyla ilgili bir haberden daha bahsedelim.

Bursa Kent Gazetesi köşe yazarı Mustafa Özdal’ın adıyla yayınlanan bir haberde Büyükşehir Belediyesindeki işten çıkarma, emekliliğe zorlanma ve sürgün şeklindeki personel politikası apaçık ortaya seriliyor. 2 Ağustos 2007 tarihli gazete haberinde AKP’li Bursa Büyükşehir Belediyesi’nde görevli çalışanların çeşitli dayatma ve baskılarla karşı karşıya kaldığı, benzeri görülmemiş kıyım politikası karşısında belediyeye 200 dava açıldığı ifade edilmektedir.

Büyükşehir Belediyesi statüsü kazandığından bu yana açılan dava toplamı sayısı 3’te kalırken, göreve geldiği tarihle haberin yayınlandığı tarihe kadar dönemde Hikmet Şahin yönetimindeki belediye aleyhine rekor sayıda dava açıldığı da belirtilmektedir. Önceki dönem Basın ve Halkla İlişkiler Müdürlüğü’nde görevliyken bu dönemde yeri sürekli değişen 2 üniversite mezunu Tamer Uysal’a Hal Müdürlüğü binasında makbuz kestirildiği de işaret ediliyor…

Büyükşehir Belediyesi’nin icraatları burada sayılamayacak kadar çok. Yazıyı bir hatırlatmayla, “İnsanı Yaşat Ki Devlet Yaşasın” sözünü diline pelesenk eden Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı Şahin’e, uygulamalarına bakarak Şeyh Edebali’nin aynı öğüdünden “Unutma ki yüksekte yer tutanlar aşağıdakiler kadar emniyette değildir” diyen bölümü anımsatıp bitirelim.

Özgür KARAKAYA
ozgkara@hotmail.com

Yorum yapabilirsin

Yorumun

otel emlak in?aat tekstil Resources blogs Resources blogs Blogarama Resources Blogs gesundheit-entspannung Clicky Web Analytics Blog Toplist