Yaşamdan sayfalar…
İskender Irmak
->
Aşk,sevgi…İnsanoğlu var olduğu günden beri kendini sürekli dış dünyaya beğendirme çabasında. Bu sanki yaşam gayesi. Psikolojide kendini gerçekleştirme dediğimiz kavramın da kökü burada. Kimimizin zaman zaman abarttığı ve bu nedenle karşımızdakileri kırmamızın ana sebebi de bu.
Ben uzlaşıyı bu nedenle çok seviyorum. Empatiyi yine aynı sebepten dolayı. Bu duygularla hareket edince kendinizi de hayatın merkezine koymuyorsunuz. Olayları değerlendirirken, kendi başarınızı ortaya koyarken ve hatta karşınızdaki başarıyı takdir ederken daha olumlu oluyorsunuz. Son zamanlarda şehir hayatının vazgeçilmez trendi “pozitif olmak”, aslında işte bu.
Ne kadar iyi olurdu değil mi? Keşke insanlar birbirini çekememek gibi bir davranışı öğrenmeselerdi. İnanır mısınız böyle toplumlar var aslında. Tahmin ederek bile söylemek mümkün. Kapitalizmin fazlaca kök salmadığı, gelecek kaygısıyla sürekli birbirinin kuyusunu kazan zihinlerin ve vicdanların bulanmadığı hemen her toplumda bu davranışı kimse bilmiyor. Ben kendi milletime alternatifler sunmak gibi bir garabete düşmemek bakımından ille bir örnek göstermeyeceğim. Ama var. Son günlerde en çok ihtiyacımız olan hem diğerini sevme, öyle sanıyorum ki, bizim toplumumuz için de bir çıkış yolu olabilir. Siyasi sebeplerden dolayı sık sık gerilen hava bizi bazen sırf bunu beceremediğimizden dolayı yıkıcı sonuçlara, birbirimizin kuyusunu kazmaya kadar götürdü.
İçimizdekiler eğer kötü amaçlarla bir şeyler yapmıyorsa, onları sevmemek için ben herhangi bir sebep bulamıyorum. Bu zamana kadarki felsefem ve davranış kalıbım da bundan ibaret oldu. “İlle de ben yapacağım” “ille benimki olacak” diye dövünmek insanı insan olmaktan çıkartan davranışlar.
Size bir önerim olacak. Yolu Üsküdar Kızkulesi sahiline, Kadıköy Moda’ya, İzmir İnciraltı’nda ya da Pasaport’ta Kordonboyu’na, Alanya ve Antalya’da sahil boyuna, Samsun’da Atakum’a düşenleriniz varsa birkaç dakika oturup derin bir düşünceye dalın. Bir hesaplaşın kendinizle, çevrenizle, eş ve dostunuzla. Siyasilere bir sorun “her biriniz memleketin iyiliğini isterken, nedir sizi birbirinizden ayıran? Neden içinizden biriniz bir gün olsun kalkıp da yapılan iyi bir şeyi takdir etmiyorsunuz?” Merak ediyorum, acaba bulduğunuz cevaplar ne oldu? Ben, şahsen buna benzer çok defa düşündüm. Peki, ben ne mi buldum? Egoizm.
Sadece kendi nefsinin peşine takılıp, ancak kendi dedikleri kabul olunca yüzü gülen insancıklar gördüm. Sonra bir de dönüp kendimi sorgulayınca, zaman zaman benim de bu bataklığa düştüğümü gördüm. Son yılların artan iletişim kanallarını son sürat kullanma hırsı da buradan geliyor. Elbette söyleyecek bir şeyleriniz olmalı. Toplumda sevilen sayılan olmalısınız. Peki, ille megafonla mı konuşmanız gerek? Gelip size birileri sorunca konuşsanız olmaz mı? Sırf megafon vermiyorlar, sesiniz duyulmuyor diye sağı solu iteklemenin, sesi sizden yüksek çıkanları kötülemenin ne anlamı var? Senin söyleyeceklerini söylüyorsa, onu alkışlamak gibi bir erdemi yakalayamaz mısın?
Evet, bir sürü soru ve hasbıhal. Kim, nasıl etse bilmiyorum. Herkese aynı yolu ve reçeteyi sunmak gibi bir ayıp da işlemek istemiyorum ama bu konuda bildiğim tek doğru, güzel olanı alkışlamak, bir diğer insanın yapıp ettiği güzelliklerle gurur duymak. Bireysel huzurun bundan geçtiğini biliyorum. Bunun bir yansıması olarak aile huzuru, toplumsal huzur ve nihayet devlet huzuru yine buradan geçiyor. Sürekli yarışmacı bir ruh haliyle yetişmemizden olsa gerek ki, hep önde olmak gibi hasta bir ruh sarıp sarmalıyor bizleri.Bazı arkadaşlarım Türk toplumuna ilişkin tahliller yapıyor. Oldukça başarılı buldum. Oldukça kesin ama sizden özür dileyerek belirteceğim azıcık acıtan bir üslup kullanmış. Ama biraz gerçeklik payı var galiba. Bunu size değil de beni ifade etmek için kullanmış gibi kabul edin. Zira sizi bu örnekle itham etmek istemiyorum. Bağışlayın… O kesin okur yazılarımı…Demi…
İnsanlarımıza tek kelimeyle “kimliksiz” diyor ve ekliyor, “Sovyetlerin 1800’lü yıllarında düştüğü Nihilist akım, korkarım bu asırda Türkiye’yi kasıp kavuruyor”. Anlayacağınız, içimizde koskoca bir hiç var. Düşünebiliyor musunuz? Koskoca bir hiç. Ailen, evin barkın, çoluk çocuğun, mesleğin, güzelliğin, zekân ve neyin varsa… Aslında koskocamansın ama sonunda hiçsin. İçim acıdı. Okullar bitir, kitaplar oku, muhteşem işler becer, güzel güzel dostlar edin ama sonunda bütün bunların hiç olduğunu gör. Birbirine faydası olmayan, her biri kendi başına bir KO-CA-MANcıklar… İnsancıkların teker teker aynı uçuruma gidişleri, Hitlerin sabun kazanlarını hatırlattı bana. Ürperdim birden…
Bu kadar felsefe denemesinden ve belki de saçmalamasından sonra “Tek çare sevmek” diye iç çekmekten kendimi alamıyorum. Bunu beceremediğimiz ya da insanlar bunu beceremedikleri için birbirinin elindekine göz dikiyor, birbirine çelme takıyor, gerekli görürse eline bir silah alıyor ve hemcinsinin karşısına dikiliyor. En azından ben kendime diyorum bunu. “Yap” diyorum, her ne pahasına olursa olsun karşındakini sev. Güzel senin olmasa da sev. Elinden gidişi kalbini acıtır ama sev… Birileri senden farklı düşünse bile sev.
Ben beli düşük pantolon giyemem, giymedim de. Hele ve hele saçımı başımı jöleyle dana yalamışa hiç benzetemem. Ama görüyorum, kendini buna iyice kaptırmışlar var. Sevmeye çabalıyorum onları da. Başka çarem yok çünkü. Yedi yaşındaki yiyenimi berbere her götürüşümde, berbere “jöle sürecen demi?” diye soruşu da beni tetikliyor. Berberin benden onay almak için bakışlarına kafa sallamaktan başka bir çarem mi var… Bu nedenle “içimdeki öteki, içimdeki farklı” olabiliyor. Bir takım salt doğrularımız var. Bu doğruların kimileri bizi cennete, kimileri sadece şerefe ve milli kıvanca götürüyor. Nispi olarak uymadıklarınız sizi felakete sürüklemedikçe ayak diremenizin anlamı yok.
Düzenli birisinin dağınık birisini sevmesi nasıl olur sizce? Ya da her defasında koltukta uyuyakalan kardeşinizi yatağına taşımak gibi bir eşekliğe ne dersiniz? Ben hiç “çüş” demem. Sürükler götürürüm valla. Sırf bu yüzden annem bana “oğlum sen hayatta çok ezilirsin, sakın ola kendini ihmal etme” derdi. Etmediğimi düşünüyorum. İnsanlara “insancıklar” demek istiyorum. Zavallılar, yetimler bu insancıklar ve oldukça da acizler, ihtiyarlar. Bundan dolayı sevilmeye muhtaçlar.
Size bir tavsiye daha; sinir olduğunuz bir tip varsa, o uyurken bir bakın yüzüne. Onun kıllıkları bir film şeridi gibi gözünüzde canlansın. Ama aklınızdan çıkarmamanız gereken bir de onun daha yeni doğmuş hali gelsin. Inga…. ınga… diye ağladığı, sık sık altını kirlettiği, daha yürümeyi bile beceremeyen baston bacakları aklınıza gelsin. Sadece elinizle ufaktan bir iteklemenizle kırılabilecek kaburgalarını bir düşünün hele… Ne garip değil mi? İşte o sefil adam şimdi karşınızda ve boğazı sıkılası bir hale gelmiş. Bir de bu haliyle, bu kılın annesini düşünün. “Yavrum” diye bağrına basışını düşünün. Ve bu ademciği neden bir türlü sevemediğini bir kez daha düşünün… Sokakta ufaklığı biri ağlatınca, biraz da olayı kontrol altında tutmak için çıkışırız ya… “Kim yaptı lan bunu?” İşte ben de bu uyuyan “kıl güzelleri”yle ilgili aynı şeyi sormak istiyorum: “Kim yaptı lan bunu?” “Lan” ifadem için sizden özür diliyorum.Eyvallah…